Semra: Küçük, Esmer, Uzak - Mesut Kara
Haber
17 Aralık 2021 - Cuma 15:27
 
Semra: Küçük, Esmer, Uzak - Mesut Kara
“Bir aşk düşün: doyulmasın Bir dünya düşün: karanlık olmasın” - Mazlum Vesek
Kültür Sanat Haberi
 Semra: Küçük, Esmer, Uzak - Mesut Kara

KÜÇÜK

“Canım Semra,

Hayatta bir şeylere mecbur olmak, insanı bir yanıyla daima mahpus kılarmış. Aslında ekmek kavgasına mecbur olmayı pek dert etmedim. Benim, ayakta kalabilme çabasının alternatifi olan ama uzayıp giden o listede bazı işlere itirazım vardı. (…) Biri ayakkabı boyamak, diğeri tarla işleriydi.

Okula gitme tutkumun ekmek mecburiyetine yenik düş¬memesi için algılarım hep açık dolaştım. İki günlük işsizliği¬mi kabul etmeyen bir hayat gerçeğim vardı. Ceyhan’daki ilk yı-lımda çocuk olmayı terk etmeye az da olsa direndim. (…). Ama henüz 43’lük bir de¬likanlı olan saçları bembeyaz babamın yüzüme bakmadan,

“Rahjê sandokê, tu jî nîv rojê bişixule,” (Sandığını al, sen de yarım gün çalış) dediğini hatırlıyo¬rum. Babam üzgündü şüphesiz. Yüzüme bakamayışında de¬rin bir keder vardı. Dört katlı Çelebi Apartmanı’nın ilk katında 12 çocuğu, gelini, iki torunuyla yaşayan anne ve babam, ‘Ne olacak?’ sorusunu düşünemeyecek kadar çaresizdi ve toz tut¬muş hatıra fotoğrafı gibi bizlere bakıyorlardı.”

Bu satırlar “başımın belası” dediği boya sandığı 8. Sınıf bitene kadar hep hayatında olan bir çocuğun, İzmir’de yaşayan, gazeteci, edebiyat ve sinema araştırmacısı, yazar Mazlum Vesek’in başarılı bir ilk roman olan “Semra” adlı eserinden. (*) Yazının başlığındaki “Küçük-Esmer-Uzak”, kitabın alt başlığı.

“Küçük” başlıklı ilk bölüm Semra’ya tutkuyla geçen ortaokul yıllarının anılarından, anekdotlardan oluşuyor.

Lise yılları, gurbet ve işçilik anılarıyla başlayan “Esmer” başlıklı bölümde yaşanan acılara eklenen yeni acılar ve roman kahramanının tutkulu aşkının izini sürmesi anlatılıyor.

Bir otobiyografik roman olan “Semra” roman kahramanı çocuğun orta okul yıllarından başlayarak, (o yıllarda yaşadığı) Semra’ya olan aşkı etrafında, Semra’ya yazdığı mektuplarla ilerliyor.

İdil’den zorunlu göçle geldikleri Adana’nın yoksul mahallelerinde, sokaklarında, okullarında başlayan yolculuk aslında acılı kuşakların yaşanmışlıklarının da romanı… Aslında çoğumuzun hikayesi.

Çocuk yaşlarında erken büyümek, erken bilinçlenmek zorunda kalan işçi çocuğu olan, çocuk işçinin yaşadığı acılara, geçirdiği evrelere tanıklık ediyoruz kitabın sayfalarını çevirdikçe.

Boya sandığı sırtında sokaklarda, dükkanlarda ayakkabı boyayarak evin geçimine katkıda bulunmak için okulda hep sorun yaratan boyalı, “kirli” elleriyle koştururken tanık oldukları, bizim de on yıllardır tanıklık ettiklerimizdir. Tanıdıkları, tanıştıkları bizim kuşağın da 70’li yıllarda tanıdığımız gençlik abilerimiz, gençlik ablalarımız gibidir. “Bolşevik Cuma” bunlardan biridir:

“Daha sonra adını Bolşevik Cuma olarak duyacağım Cuma Abi’yle yolumuz çok kesişti. Bizim evde de her türlü yok ve yoksulluk içinde abilerim bu lafları çok söylerdi ama onlara kızarak dinlerdim. (…) Bolşevik Cuma’dan o sözleri duyduğum gün, Ceyhan’da abilerim gibi konuşan birilerinin olduğunu gördüm. Cuma’yı bir daha görmeyi çok istedim. Herhalde bana daha diyecekleri vardı. Demek ki abilerim haklıydı. Bolşevik Cuma’yı Yaltır Kardeşler Caddesi’nin dört yola bölündüğü bir yerde gördüm. (…) Arkalarındaki duvarda kocaman bir kalp vardı. Kalbin ortasında Tufan Liceli yazılıydı.”

Tufan Liceli, 1977’de Ceyhan’da öldürülen bir devrimcidir. Vesek, ustalıklı bir şekilde bir saygı duruşuyla bu ismi romanına dahil etmiştir.

Kısacık bir insan hayatına kaç acı sığar?

Bunlardan biri roman kahramanının okul dönüşü televizyondan duyduğu İHD başkanı akın Birdal’a yapılan silahlı saldırıdır. “İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal’a bugün öğle saatlerinde yapılan saldırının yankıları sürüyor. Vücuduna 6 kurşun isabet eden Birdal’ın sağlık durumu ciddiyetini korurken İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında protesto eylemleri...”

Kötülükleri, kadına yönelik sömürüyü de erken yaşta görür bu acılı ve duyarlı çocuk: “Bu ne boktan dünyaydı, Semra. İnsan kötü olur mu? İşte kötülük karşımdaydı. Nereden tutsam elimde kalıyordu. “

“Canım Semra,

Senin minicik ellerinde ve gözlerinde meraklı bir dünya vardı. Bana bakarken hep meraklı bakardın. Bir şey arar gibi. Sen bir şeyler arayadur ben de kendimi sana anlatmaya çalışırdım. Aramızda senin gözlerinin ortaya koyduğu bir akit vardı. Sen durmadan bana bakacaktın, ben durmadan anlatacaktım. Sende Gılgameş’in günlerce karanlıkta süren karanlık yolculuğunu anımsatan koyu kara gözler, bende de Allah’ın izniyle bu güçlü çene varken bu bakışma sürüp gidecektir.”

Romana yansıyan bilgilerden yazarın birikimine de tanık oluruz, Anton Çehov’un öykülerinden, Ahmed arif şiirlerine, Yılmaz Güney kitaplarından Orhan Kemal düşkünlüğüne, Yaşar Kemal’e, Pir Sultan’dan Aşık Veysel’e, Orhan Veli’den Attilâ

İlhan, Ülkü Tamer şiirlerine, Rıfat Ilgaz’dan Vedat Türkali’ye, Necatigil’e kadar o yaşlarda okunmuş damıtılıp özümsenmiş bir birikimin yansımaları, izleri vardır yer yer hüzünlü, yer yer mizahi bir dille yazılmış, akıcı, bir solukta okunan romanda.

 

ESMER

Acılarına yeni acıların da eklendiği yolculuğunun yeni durağında ilk acı haberi akrabaları Hediye verir. İdil’den Sakarya’ya giden fındık işçileri trafik kazasında ölmüştür.

 

“Sonrası benim için bütün çocukluk hatıralarının yazılı olduğu bir defteri ateşe atmak kadar hazindir.

Ah Hüseyin vah Hüseyin!

Söylediğimiz güz şarkıları bir asfalt sıcağında mı susacaktı? Hani Axkonka Mahallesi’nde yaptığımız seyranların güzelliği böyle mi solacaktı? Beyaz taşlarla örülü kaç bostana girdik beraber? Yıktığımız duvarlar için yediğimiz dayaklar unutulurdu ne de olsa. Duvarlara meydan okumanın güzelliği başkaydı.

Ah Hüseyin vah Hüseyin!

Daha on dördündeydin. Yüzün sakalsız öldün. Ayın on dördü gibi güzeldi yüzün. Senden bir aşk hikâyesi bile kalmamış geriye. Öyle söyledi Zekiye Yengem. Ne aşksız ölümün ne denizi görmeden gitmen umurunda değilmiş, bezirgânların. (…)

Amcazadem Hüseyin’in içinde olduğu yarısından fazlası daha çocuk olan 22 akrabamın ve çoğu çocukluk arkadaşımın ölüm haberleriyle yaşadım birkaç gün. Çocukluğumun hatırasını taşıyan kardeşlerim, onları ülkenin en doğusundan en kuzeyine süren bir çarkın kurbanı olmuşlardı.”

 

DIŞLANMIŞLIKLAR, FIRTINALI GÜNLER

Yaşanan fırtınalı günleri şöyle özetler Mazlum: “Ceyhan dahil, memleketin her tarafında sokak eylemleri oluyordu. Gençler ayaktaydı. Öleni, gideni, hapse düşeni(...) Fırtınanın kralı kasıp kavuruyordu işte.”

Kürt ve komünist olduğu için ötekileştirilen, dışlanmaya çalışılan, roman kahramanı genç adam Mazlum, Semra’ya “Senin baban gibi işçi babanın çocuğuyum. Mardinli bir Kürt’üm, Komünistim. Kürt olmak umurumda olmadı ama Kürt olduğumu bu düzenin sahipleri durmadan bana hatırlatır. Komünist olmayı da kendim seçtim. Okul yoksa ekmeğim neredeyse orada olurum. Ama okuluma inatla geliyorum. Bazen de sırf seni görmek için geliyorum. (…) Parasız ve yurtsuzum ama seni seviyorum. Hepsi bu kadar...” diyerek sevgisine de siyasi seçimine de sahip çıkar.

“Uzak” başlıklı bölüm Ceyhan, Tuzlugöl’den ailecek taşındıkları Mersin’deki yaşamından söz ettiği mektupla başlar. Yoksulluğun en dibinden gelen, cüzdanlarında Yılmaz Güney fotoğrafları taşıyan, Ahmed Arif okuyan öğrencilerin olduğu bir lisede sürdürüyordur öğrenciliğini.

Mersin’de henüz reşit bile değilken, üniversite okumak hayali kurarken payına “fikir suçlusu” olarak hapislikler açlık grevleri düşer.

 

ACELEM VAR YOLDAŞLAR

Cezaevinde üstelik açlık grevinde türkü söylemek, türkü dinlemek bir de Erkan Oğur söylüyorsa…

“Açlık, türküleri daha hüzünlü kılıyor. Ama gülmekten vazgeçmiyoruz. Yaz yağmuruna sevindik. Yağmurun altında şekerli su içtik. Avluda yalnız başıma volta atmayı seviyorum.

Yoldaşlar kızıyor, ‘Asla yalnız yürümeyeceksin!’ diyorlar. Hele ben hızlı volta attığımda hep bir ağızdan laf atıyorlar. ‘Yoldaş, niye bu kadar hızlı yürüyorsun?’ Ahhh, ya ne demeli bunlara? En sonunda isyan edercesine ama sesimdeki tonu dengeleyerek, ‘Acelem var, yoldaşlar!’ diye cevap verdim.”

Hapiste de ayrılık ve sevgiliye özlemle geçiyordur günler. Tahliye olup İdil’e’ ailesinin yanına döndüğünde artık 18 yaşındadır ve evde durum şöyledir: “Benden küçük beş kardeş. Hapiste bir baba, içeride bir abi, askerde bir abi ve evden kaçmış bir abla.”

 

Yeni durağı İzmir’de de onu zorlu günler bekliyordur. “Buradaki ilk iki hafta kalacak yerim yoktu. Sırtımda bir çanta, yangın yerlerinde, harabelerde, kapalı bankamatiklerde, kulübelerde uyudum. (…) İnsanın nerede akşam orada sabah yaşaması böyle bir şey demek ki...”

Her anında düşündüğü Semra’ya olan hasretiyle (“seni düşünmek beni hem çoğaltan hem yalnızlığımı hatırlatan bir şey”), üniversiteye uzanan yolculuğunu sürdürür Mazlum Enver Gökçe şiiri gibi:

“Marmaris’in ranzasız koğuşu, Çumra’nın fasulye tarlaları, Salihli Pazarköy’ün beyaz bir denize benzeyen pamuk tarlaları ve uğradığım daha nice alın teri durağı. Üniversite okumak için ceplerimi boşalttım ve anneme de sabır telkin ederek Veysel’in yaşadığı şehirde sınava hazırlandım. İşe bak, gazetecilik okumayı aklımdan bile geçirmezdim, oysa bir yıldır yazarak geçinen bir gazetecilik öğrencisiyim. Öldürülmemek ve hapse girmemek için elimden geleni yapacağım.”

 

UZAK

Roman kahramanı rolündeki yazar Mazlum yıllarca şehir şehir sürdürür kesintisiz süren aşkı ve özlemiyle Semra’yı aramayı. Sanki çocukluğunu arıyordur, saf kalan yanını.

Ülkede yaşanan acılar da sürüyordur. Sivas’ta insanların yakılmasının, Suruç’ta gençlerin katledilmesinin, Ankara Garı’nda barış isteyen 103 insanın katledilmesinin ağır acıları da yansır romana.

Romanın birinci ve ikinci bölümdeki mizahi dili son bölümde hüzne sarar. Çünkü kime sorsan “memleket gibi”dir ülkede yaşanan acılar hepimizin içini yakar.

Koronalı günler de başlamıştır memlekette. Semra’yı bulma, hasretini bitirme, aşkına kavuşma arayışını her koşulda sürdürür, Mazlum

“Hayır, Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna her çileyi çekerek bu yaşa gelen ben, serserilik müessesesinin nadide işçisi Mazlum, virüsten ölmemeliyim. Öleceksem de roman bitmeli ve sana ulaşmalı. Yoksa başka türlü 20 yıldır seni aradığımdan haberdar olamayacaksın. Aşkımı öğrenemeyeceksin.”

Semra üzerine yazmayı kitabın arka kapağında yer alan cümlelerle bitirelim:

“Semra, kayıp giden zamanın izinde çocukluğun masumiyetini ve ilk aşkın heyecanını aramanın hikayesi.

*

Mazlum Vesek, 1990’ların Adana’sını ve günün kaotik siyasi ortamını Arkaplan edinen romanında Semra’nın bıraktığı izlerin peşine düşüyor.”

 

 

(*) Mazlum Vesek, Semra Küçük • Esmer • Uzak (Mona Kitap, 2021)

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı