Kırklar Cemi ve Derrida: Poetikanın Hatayi yolu - Mesut Kara
Haber
15 Mart 2022 - Salı 13:04
 
Kırklar Cemi ve Derrida: Poetikanın Hatayi yolu - Mesut Kara
Yazının başlığı Şair, deneme yazarı, eleştirmen Cemal Atay Genç’in Klaros Yayınları, Dip Serisi’nden “Poetikanın Hatayi Yolu” alt başlığıyla yayınlanan kitabının adı.
Kültür Sanat Haberi
Kırklar Cemi ve Derrida:  Poetikanın Hatayi yolu - Mesut Kara

FERSUDE - Cemal Atay Genç 1969 İstanbul doğumlu. Mersin Turizm Otelcilik okulunu bıraktıktan sonra ODTÜ Felsefe Bölümü’nü bitirir. Birçok dergide deneme ve eleştiri yazıları yayınlanır.

 

“Kırklar Cemi ve Derrida” kitabı birçok alt başlığı olan dört ana bölümden oluşuyor. Bölüm başlıkları sırasıyla şöyle:

 

“Lahitteki Sözler”, “Hata-i Yolu”, “Poetikanın Sesi” ve “Menzil Arayışı”

 

Kitabın tanıtım bültenin de şunlar yazılı:

 

“Yapılması gereken, kavramın kendisini ve o toplumdaki karşılığının kesiştiği ortak alanı bulmak ve onun üzerinden düşünmektir.” diyen Genç can, kırklar cemi, müsahiplik, el âlem gibi coğrafyaya içkin hale gelmiş, gündelik hayatta yer tutan Alevi düşüncesinin önemli kavramlarını, Derrida, Levinas, Hegel ve Heidegger gibi Batılı düşünürlerin konukseverlik, başkası gibi kavramları ile ruh, hakikat, varoluş ve ölüme dair düşünceleri üzerinden okumaya girişiyor. Sözgelimi, Heidegger’in kişinin var olabilmesi için ölümle yüzleşmesi gerektiği önermesini, Alevi düşüncesindeki “ölmeden önce ölmek” nosyonu üzerinden yorumlayarak çokluk birbirinin ötekisi olduğu varsayılan doğuyla batı, fizikle metafizik, teori ile pratik arasında köprüler kuruyor. Batı felsefesinin kavramsallığıyla yaşam pratiğine yabancılaştığı hususlarda, temellerini hayattan kaynaklı etkilere verilen tepkilerden, karşılaşılan sorunlara getirilen uygulamalı çözümlerden alan Alevi düşüncesini yardıma çağırıyor. Cemal Atay Genç, böylece gündelik hayatta işlevsiz kabul edilen felsefe ediminin aslında yaşam pratiğine ne ölçüde içkin olduğunu aşikâr kılıyor.

 

Düşünce tarihi boyunca fiziğin bittiği yerde metafiziğin başladığını ve ne şiirin/edebiyatın, ne de felsefenin metafizikten yalıtılabileceğini, aksine bu ikisinin birbirlerinin karşıtı olmaktan çok oluşun müşterek parçaları olarak birbirlerini beslediklerini öne süren yazar,  Cahit Külebi, Melih Cevdet Anday, Metin Altıok, Yücel Kayıran gibi şairlerin, Oğuz Atay, Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan gibi romancıların eserlerini bu biraradalığa Jung ve Lacan gibi psikanalistlerin yaklaşımlarını da ekleyerek incelerken edebiyat eleştirisine disiplinlerarası bir zenginlik kazandırıyor.

 

Heidegger, evin fiziksel bir yapıdan öte “insanın dünyada ve varlıkta bulunma biçimi” olduğunu belirtir. Poetikanın Hata-i Yolu: Kırklar Cemi ve Derrida, insanın düşünce tarihinde yadsınamaz yer edinmiş varlık, ölüm, hakikat, özgürlük, öteki gibi kavramların Batı felsefesinin tekelinde olmadığının, bunların tüm insanlığın oluş ve yaşam pratiklerinde var olduğunun, kişinin dışında yalıtılmış değil, evinde içkin bulunduğunun altını çizerek okuru varlığın hudutlarında keşfe çağırıyor.”

 

Arka kapakta yer verilen yazı da şöyle: “Aleviliğe göre, daha dünya yok iken ruhlar babında musahiplik vardı; Gök yer ile su hava ile Cebrail Âdem ile Muhammed Ali ile musahipti. Musahiplik kişinin hayatında yalnızca bir kere gerçekleşir. Ölüm, düşkünlük ve ayrılık gibi durumlarda yenilenmesi mümkün değildir. Musahip, musahibini incitirse, bir daha derdine derman bulamaz. Bu yola girmiş kişiler artık kardeşten daha ileridir. Kan kardeşliği bu dünyada sürüp, öte dünyada bitmektedir; oysa musahiplik öte dünyada da bitmemekte, devam etmekte, sürmektedir.

 

Musahip, musahibinin günahlarından, davranışlarından, yapıp ettiklerinden sorumludur. Bu sorumluluk, bu dünya ile sınırlı olmadığı, öte tarafta da devam ettiği için, sonsuz bir sorumluluktur. Kan bağının olmadığı bir insandan sorumlu olmanın sonsuzluğudur. Musahiplik töreninde dede, musahip olacak kişilere şöyle seslenir:

 

‘Ey talip! Bu yol öyle kolay gidilecek bir yol değildir. Bu uzak bir yoldur, gidemezsin; demirden leblebidir, yiyemezsin; oddan gömlektir, giyemezsin; kılıçtan keskindir, katlanamazsın. Erenler buyurmuşlar: Gelme gelme, dönme dönme. Gelenin malı, dönenin canı. Ol ikrar verme, öl ikrarından dönme.”

 

“Lahitteki Sözler” başlıklı ilk bölümde “Ontik Olanın Olanaklılığı” alt başlığıyla maddeler halinde otantik olanın özellikleri, otantik olma hali sıralanıyor. Örneklersek:

 

1.1 Ontik olan kendini oluş halinde var eder.

 

1.6 Ontik olan kendi nevi şahsına münhasır olandır.

 

2.5 Ontik olan tohumdur, toprağın altındadır. Bulunduğu coğrafyaya göre farklı şekillerde filiz verir-gelişir. Bulunduğu yerin suyu, havası, ontik olanın oluşumunu, vereceği ürünün niteliğini etkiler-belirler

 

(…)

 

4.0 Ontik olanın vakti geldi.

 

“Aleviliğe Felsefe ile Bakmak-Hatayi Yolu” başlıklı ikinci bölümde yer alan alt başlıklar şöyle:

 

-Şiir ve Hakikat

 

- Başkası El’dir

 

- Levinas Kimin Müsahibi?

 

- Kırklar Cemi ve Derrida

 

- Ölüm Kavramını Heidegger ve Alevilik Üzerinden Karşılıklı Okuma Denemesi

 

- Can Versus Ruh

 

- Lilith-Havva-Naciye

 

- Berber Koltuğunda Çekilen Kaygı Üzerine Lacancı Bir Okuma

 

- Zamanın Çivisi Çıktı

 

“Şiir ve Hakikat ilişkisini Heidegger ve Alevilik üzerinden okumaya çalışacağım. Bu ikili okumada amaç felsefenin kavramları ile inancın ritüelleri arasında koşutluk kurmak değil, bu ilişkinin yan yanalığından oluşacak patikaların izini sürmektir.

 

Heidegger için Hakikat: Varlığın var olan olarak ortaya çıkmasıdır. Batı felsefesi Platon’dan bu yana Hakikatin, Varlığın üstünü örtmüştür. Modern felsefe bize varlığın anlamını değil, onun kavramsal betimlemesini verir. Varlığı bir bilgi nesnesi olarak karşımıza koymuş, onu öznenin zihninde meydana gelen bir senteze, kavramsal bir betimlemeye dönüştürmüştür.”Bu cümleler kitabın “Şiir ve Hakikat” başlıklı bölümünün girişinden.

 

Heidegger’e göre“hakikat” varlığın var olan olarak ortaya çıkmasıdır. Devam eden cümlelerde yazar şu bilgileri veriyor: “Batı felsefesi Platon’dan bu yana Hakikatin, Varlığın üstünü örtmüştür. Modern felsefe bize varlığın anlamını değil, onun kavramsal betimlemesini verir.”

 

Kendine özgü bir varoluşçu felsefe oluşturan birçok kavramı ve konuyu felsefeye taşıyan Heidegger zor bir filozof. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Nazi Partisi'ne katılan Heidegger siyasi yönelimleriyle de tartışma yaratan biri. Daha sonra yanlış yaptığını söylemesiyle üzerine düşen gölge ortadan kalkmasa dateorik çalışmalarının değeri korumuş ve felsefe açısından önemli yere sahip olmuştur.

 

Heidegger, ‘Varlığın anlamı nedir?’ sorusu yerine, ‘Varlık olmanın anlamı nedir?’ sorusunu sorar. Varlık zamansaldır ve zamansal olarak da sınırlıdır; yani ölüme doğru varlıktır, ölümlü bir varlık olmanın bilincinde olmalıdır. İnsan gündelik hayatın içinde ölümü unutur. Hayatın koşturması, keşmekeşi, akıntısı içinde sürüklenip gider.

 

Kişi ancak ölümlü olduğunun bilincine vararak yaşamına bir anlam katabilir. Hayatın sonsuz olmadığını, ölümün hep yanı başında olduğunu bilen kişi, kendi özgürlüğünü kurabilir, varoluşsal farkındalığını artırabilir.

 

Varlığın anlamını, hakikati bize en iyi şekilde gösteren kişiler Heidegger’e göre sanatçılar, özelde de şairlerdir. Şiir bize hakikatin kapısını açar. Bunu da dil ile yapar; çünkü dil, varlığın evidir. Varlık şiirde dile gelir, şiirsel dille aydınlanır, kendini ifşa eder.

 

Bir sonraki alt başlık olan “Başkası El’dir” yazısında şunları söyler yazar: “Başkası kavramının bu coğrafyada oluşturduğu ortak alanı ‘El’ ile açıklayabileceğimizi sanıyorum. Başkası kavramını sorunlarımızı çözmek için bir şablon olarak kullanmak yerine, El ile ortak-farklı yönlerini bulmaya çalışmanın daha doğru olacağını düşünüyorum. El, ikircikli bir anlamı barındırır; hem senin bir organın, bir parçan, elin-ayağındır, hem de senden ayrı, uzak olan; senin dışında, senden olmayandır: El-kızıdır, El-oğlu, El âlemdir.

 

Levinas Kimin Müsahibi? Başlıklı yazıda, yazı balığında adı geçen (kitapta çokça adı geçen) Emmanuel Levinas Yahudi felsefesi, varoluşçuluk, etik ve ontoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Litvanya Yahudileri kökenli Fransız filozof.

 

“Levinas için etik, ilk felsefe olarak felsefenin üzerine kurulduğu bir temeldir. Etik, aşkınlığın, varlığın dışına taşabilmenin yegâne yoludur. Bizi bu yola çıkarabilecek tek şey ise Başkası’dır. Ben, ancak Başkası ile ilişki kurarak kendi bencil dünyasının dışına çıkabilir ve aşkınlığa ulaşabilir.”

 

Levinas için etiğin temeli başkasına duyulan sorumluluktur. Başkası yüzdür, ben ile başkasının ilişkisi bir birliktelik değil, yüz yüze bir ilişkidir.

 

Cemal Atay Genç, Levinas’ın tezleriyle, etik anlayışıyla Alevilik arasındaki bağı şu cümlelerle kuruyor: Levinas için etik, “Başkası’na kayıtsız kalmamak, onun çektiği sıkıntı ve acı ile onu baş başa bırakmak, kaderine terk etmemektir.

 

Başkasının yardım isteğine kayıtsız kalmamak ve onun çağrısına her daim koşulsuz bir şekilde “buradayım” cevabını verebilmektir.

 

Aleviliğin temel kavramlarından biri olan musahipliğe bakacak olursak; musahiplik: Can kardeşliği, yol kardeşliği, ahiret kardeşliği anlamına gelmektedir. Musahipliğin menşei ile ilgili olarak dört faklı görüş vardır:

 

1. Türk-Moğol geleneğindeki kardeşlik antlaşması (anda)

 

2. Gedir Hum Hadisesi

 

3. Medine Kardeşlik Antlaşması

 

4. Kırklar Cemi”

 

Bir sonraki kitaba da ad olan “Kırklar Cemi ve Derrida” başlıklı yazıdan da yazıdan da söz etmek gerektir. Yazar yazıya şu cümlelerle başlıyor: “Kırklar cemi, Alevi düşüncesinin önemli metinlerinden biridir. Derrida’nın konukseverlik kavramı bu metni farklı bir gözle okumamı sağlamıştır; aynı şekilde kırklar cemini Derridacı bir bakış açısıyla okumak, konukseverlik kavramını yeniden düşünmeme, farklı bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmeme yol açmıştır.”

 

Derrida açısından hoşgörü, koşullu, sakıngan, ihtiyatlı bir konukseverliktir. Öteki kapımızı çalan kişidir. Bizim ev sahibi, mülk sahibi olarak ötekine kapıyı açmamız, onu kabul etmemiz bir şarta, ancak misafirin, dayatmış olduğumuz kurallara, alışkanlıklarımıza, kurmuş olduğumuz ev düzenine uymasına bağlıdır.

 

“Kırklar cemini kısaca özetlemek gerekirse: Hz. Muhammed Miraç’tan dönerken Mina’da gördüğü bir kubbenin kapısını çalar. İçerde oturmakta olan kırklar Hz. Muhammed’e sorarlar:

 

“Kimsin? Dediler, nedir hacetin? Resul Hazretleri:-Peygamberim açın kapıyı, içeri gireyim, siz erenler ile dem-i didar edelim, dedi. Dediler ki:

 

-Bizim aramıza peygamber sığmaz. Peygamberliğin varsa ümmetine eyle, dediler.”

 

Hz. Muhammed gider, tekrar gelir, aynı sual cereyan eder, kırklar yine kapıyı açmaz. Üçüncü seferde Hz. Muhammed kapıyı ilk kez çalıyormuş gibi davranır. Dediler ki:

-Kimsin?

 

Resul:-Sırrıl kayyum, hadim-ül fukarayım, (fukaranın hizmetkârıyım) dedi. Kırklar:

 

- Merhaba; ehlen ve sehlen, dediler. Yani, hoş geldin, kadem getirdin, gelmekliğin mübarek olsun, dediler, miftahu lebvab deyu ol kapıyı açtılar.  

 

Derrida açısından kırklar cemini okumaya çalışırsak, kırkların davranışını nasıl yorumlamayız? Hz. Muhammed, gelen kişi, misafir, ötekidir. Kırklar, ev sahibi, o mekânın, o yerin hâkimidir. Kırkların, verilen cevabı beğenmemeleri, kapıyı açmamaları, ancak kendi koşularına uyan cevabı aldıklarında Hz. Muhammed’i içeriye buyur etmeleri; eylemlerinin hoşgörü sınırları içinde kaldığı, konukseverlik kavramına uymadığı sonucuna mı götürür bizi? Derrida’nın öğrencisi, Michael Naas, Derrida açısından sorunun gerçek amacının, karşısındakinin kim olduğunu öğrenmekten çok, karşısındakinin kendisi hakkında daha fazla şey anlatması için bir tür davet, konuksever bir hoş geldiniz anlamında kullanıldığı yorumunu yapmaktadır.” (Sf,29)

Kırklar hem kırk kişi hem de bir kişidir. ‘Birimiz kırk, kırkımız bir’ anlayışındadırlar. Statü olarak ne alt ne de üst ilişkisi içindedirler. Birinin canının yanması, hepsinin canının yanması demektir.

 

Yine birinci bölümde yer alan “Ölüm Kavramını Heidegger ve Alevilik Üzerinden Karşılıklı Okuma Denemesi” başlıklı yazıda “Amacım iki düşünce arasında bir koşutluk kurmak değil, iki düşüncenin yan yanalığından çıkabilecek çağrışım ve kıvılcımlara vesile olmaktır” diyor yazar.

 

“Heidegger ölümden sonrasını düşünmez, sonrası için bir yorumda bulunmaz.

 

Ölüm son noktadır. Heidegger’in ölüm ile ilgili düşünceleri şöyledir:“Ölüm, Dünyada olmayan varlıktır, ölme dünyadan gitme, dünyadaki varlığını yitirmedir; oradaki varlıktan bundan böyle dünyada olmayan Varlık olarak, bundan böyle orada olmayan varlığa geçiştir.”Heidegger için ölüm, dünya içinde varlık olmamaktır. Böyle bir varlığı bu dünya içinde, yaşayan, var olan bir varlık olarak görmektedir. Öte dünya üzerine varlıksal olarak karar vermek -var olduğu ya da yok olduğunu söylemek- bu dünya üzerine karar vermek gibi söz konusu değildir. Ölümden sonrası üzerine konuşmaktan çok susmayı, yorum yapmamayı tercih etmiştir, Heidegger.

 

Alevilikte ise insan ile ilgili farklı farklı yorumlar bulunmaktadır. Bazı görüşlere göre beden ve ruh ayrımı yapılmakta; beden kalıp olarak, ruh da can olarak betimlenmektedir. Tanrıdan gelen can, kalıbı terk ederek Tanrıya geri dönecektir; buna Hakk’a yürümek denir. Böylece Tanrısal bir özden meydana gelmiş olan insan, tekrar Tanrısal öze geri dönmüş, ona katılmış olmaktadır.” (Sf. 34,35)

 

Birinci bölümdeki yazılara bu notları düştükten sonra kitabın diğer bölüm başlıklarını vererek sürdürelim yazıyı.

 

İkinci bölüm başlığı “Poetikanın Sesi”nin alt başlıkları şöyle:

 

-Cahit Külebi; İki Arada Bir Nerede

 

- Melih Cevdet Anday’da Varlık ve Yokluk

 

- El Yordamıyla Melih Cevdet Anday Şiiri

 

- Ahmet Oktay’da Şiirin Unutmayışı

 

- Metin Altıok’un Küçük Tragedyalar Kitabı Üzerine Jungcu Bir Okuma

 

-Yücel Kayıran’da Varlığın Hudutları

 

“Menzil Arayışı” başlıklı üçüncü bölümde de aşağıdaki başlıklarla yer alan yazılar vardır kitapta:

 

-Oğuz Atay ve Vüsat O. Bener’de Özgürlük Sorunu

 

- Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli Romanı ve Başkası Kavramı

 

- Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak Romanını Heidegger ve Arendt

Üzerinden Okuma

 

-Ahmet Ümit’te Fizik ile Metafizik Arasındaki Sarkaç

 

- Elif Şafak’ta Aşk Zaman

 

Yazar kitabın sonuna “Şair, Varoluşunu Kendine Sorun Haline Getirmiş Kişidir” başlığıyla üçüncü şiir kitabı Kitab-ı Yalnızlık kitabıyla ilgili Kudret Atmacanın kendisiyle yaptığı söyleşiyi de eklemiş.

 

Kitapta ilgimi çeken, ilginizi çekebilecek bazı yazılardan notlar düşmek isterim. Size de kitabı edinip tamamını okumanızı öneririm.

 

Üçüncü bölümde yer alan “Oğuz Atay ve Vüsat O. Bener’de Özgürlük Sorunu” başlıklı yazıya şu cümlelerle giriyor yazar Cemal Atay Genç: “Bu yazıda yapmaya çalışacağım şey; Sartre ile Levinas’ın özgürlük kavramlarından yararlanarak, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar romanı ile Vüs’at O. Bener’in Bay Muannit Sahtegi’nin Notları adlı romanlarını okumak. Atay romanının temel karakteri olan Hikmet ile Bener romanın temel karakteri olan Muannit Sahtegi’nin dünyalarını anlamamızda özgürlük kavramının aydınlatıcı bir rolü vardır.”

 

Şöyle sürdürüyor cümlelerini: “Bu bakımdan her iki roman arasında bir devamlılık söz konusudur. Her iki roman Sartre ve Levinas’ın özgürlük kavramları açısından okunduğunda, Vüs’at O. Bener’in Bay Muaanit Sahtegi’nin Notları’nın, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ının devamı olduğu görülür.

 

“Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli Romanı ve Başkası Kavramı” başlıklı yazıda Anayurt Oteli romanını Michel Tournier’nin Cuma isimli romanı ile karşılaştırmalı olarak yorumlar yazar. Cuma romanının sonunda Deleuze’ün yazmış olduğu “Sonsöz: Michel Tournier ve Başkası’nın Olmadığı Dünya” isimli yazıdan yaralanarak, başkası kavramının Anayurt Oteli romanını okumada bize ne gibi açılımlar getirebileceğine bakar.

 

“Felsefe tarihinde özne merkezli bakış açısının yerini başkası kavramına bırakması, Hegel ile başlamıştır. Hegel’in ünlü köle-efendi diyalektiği, başkası kavramının kapsamlı olarak incelendiği metinlerdir. Sartre’ın bakış fenomeni ve Levinas’ın yüz kavramı, başkası kavramının modern yorumlarıdır. Deleuze, düşünce dünyamızda başkasını oluşturan şeyin aslında, başkasının kişi olarak, kendisinden önce yapı olarak bulunduğunu ileri sürmektedir. Yapının kendisi başkasından önce gelmektedir. Bu yapı, apriori olarak; başkasının varlığından önce orada bulunduğu anlamına gelmektedir. Böylece Deleuze, başkası kavramına bakış açısını Hegel’den Kant’a geriye götürmüş; dönüştürmüştür.” (Sf. 103)

 

“Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak Romanını Heidegger ve Arendt Üzerinden Okumak” balıklı yazıda da “romanı iki aşamalı olarak yorumlar yazar. Önce metni Heidegger’in varoluşçu düşünceleri ışığında yorumlayıp; ardından Heidegger’in öğrencisi olan Hannah Arendt’in, düşünceleri ışığında farklı bir gözle yeniden yorumlamayı dener.

 

 

KIRKLAR CEMİ ve DERRİDA-Poetikanın Hatayi Yolu

Cemal Atay Genç, Klaros Yayıncılık Dip serisi, 2021

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı