Fransız şiirine hayat veren Kürt şair Şeyhmus Dağtekin: Türklerin yüzde yirmisi-otuzu Kürtçe öğrense, Türkiye’nin çehresi değişir
Haber
13 Nisan 2021 - Salı 18:54
 
Fransız şiirine hayat veren Kürt şair Şeyhmus Dağtekin: Türklerin yüzde yirmisi-otuzu Kürtçe öğrense, Türkiye’nin çehresi değişir
Dağtekin: “Sorun, PKK’yi bitirmek değil, Türkiye’deki nüfusun, üçte birini oluşturan şu kadar milyon Kürdü demokratik bir ortamda var etme sorunu”
Kültür Sanat Haberi
Fransız şiirine hayat veren Kürt şair Şeyhmus Dağtekin: Türklerin yüzde yirmisi-otuzu Kürtçe öğrense, Türkiye’nin çehresi değişir

 

 

FERSUDE - Fransız dilinin en önemli şiir ödülü olan "Mallarmé Şiir Ödülü'nün" yanı sıra birçok ödül alan Kürt şair Şeyhmus Dağtekin, "Kürdistan kentlerinde yüzlerce Atatürk heykeli, onlarca üniversite var, neden Ankara'da, İstanbul'da Ehmede Xani'nin büstü, bir Kürt akademisi bulunmasın? Bunlar zor değil, olağan şeyler" diyerek, "Bunun olabilmesi için istila hevesinden, ben senden üstünüm ilkelliğinden çıkmamız gerekir" diyor.

 

Fransızca şiirleriyle adından sıkça söz ettiren Kürt şair Şeyhmus Dağtekin, televizyonu ve radyosu olmayan, neredeyse kendine yeten yaşam tarzına sahip bir Kürt köyü olan Adıyaman'ın Harun Köyü'nde 1964 yılında doğdu.

 

Kürtçe'den başka bir dilin konuşulmadığı bir ortamda yetişmesinin yanı sıra 1970'lerde açılan okula giden ilk kuşakta yer alan Dağtekin, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne bağlı Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan mezun olduktan bir yıl sonra, 1987'de Fransa'ya yerleşti.

 

Fransa'ya gidişinden 4 yıl sonra, Fransızca yazmaya başladı.

 

Bugüne kadar Fransızca olarak 12 şiir kitabı, "Varlığın Öteki Yüzü" adıyla Türkçeye çevrilen ve 2004 yılında Fransızca'nın 5 Kıtası Özel Ödülü'nü alan romanı "À la source, la nuit" yayınlandı.

 

"Juste un pont sans feu" kitabı ile 2007'de Fransız dilinin en önemli şiir ödülü olan "Mallarmé Şiir Ödülü'nü" kazanan Dağtekin, 2008'de aynı kitapla Fransız Akademisi "Théophile Gautier Şiir Ödülü'nü" aldı. "Les chemins du nocturne" adlı kitabı ile Uluslararası "Yvan Goll Şiir Ödülü'nü" kazanan Dağtekin'in, "Elégies pour ma mère" adlı kitabı da 2015'te "Uluslararası Benjamin Fondane Şiir Ödülü'ne" lâyık görüldü.

 

 

Yazdıklarının büyük bölümü Fransızca olsa da, Türkçe ve Kürtçe de yazmaya devam eden Dağtekin, 1992'de "Aşkın Yalın Hali'' adlı şiir kitabını Türkçe yayınlamıştı.

 

Halen Paris'te yaşayan Şeyhmus Dağtekin, son kitabı "De la bête et de la nuit" başta olmak üzere Independent Türkçe'nin edebi çalışmaları, Türkiye'de Kürt sorunu ve hayata dair sorularını yanıtladı…

 

"Sırtımı bir ağaca dayadığımda, kendimi toprağımda, dünyamda hissederim"

 

Klasik bir soru ile sohbetimize başlamak istiyorum, şiire ilginiz ne zaman başladı?

 

Şiir bir haldir. Seni çevreleyeni kendinde var etme, onunla var olma biçimidir. Yazılı şiiri biraz geç tanıdım ama bu hale doğdum, bana ‘olan'la yıpranmaz bir bağ veren bu halin içinde, doğayla bedenin geçişkenliğinde yaşadım, büyüdüm diyebilirim. Nerede olursam olayım, sırtımı bir ağaca dayadığımda, bu bağı bulurum ve kendimi toprağımda, dünyamda hissederim.

 

İnsan dağ ve su, orman ve keçi yollarında doğayla hallenir,ıslıktan sonra mırıldanır, o mırıltıya, olanı, olacağı, ağacı ve ceylanı, kekliği ve yıldızı doldurur da açlığı dinmez, bir zaman sonra söze geçer. Ama bir tek taşın, ağacın, suyun duyabileceği bir ses, bir söz.

 

Harun'dan sonra, okulda, lise edebiyat kitaplarında, önüme düşenleri ezberlerdim. Annabel Lee'yi, Makber'i, Fuzuli'nin gazel ve kasidelerini...Ve bir gün okul dönüşü, on dört on beş yaşlarında olmalıydım, oturup yazdım.

 

İlk şiirinizin teması ne idi? Hatırlıyor musunuz?

 

Hayata uyanma zamanlarımda, bu uyanmanın yazdırdığı bir kaç dize olmalıydı. Bu yaşlarda hem uyanır, hem de sözün, mırıltının o dolgunluğuna erişmede çok zorlanacağını da fark edersin. Sonrasında insan, bütün bir ömrü, sözü bu dolgunluğa erdirmek için uğraşır.

 

Yakın zamanda son kitabınız "De la bête et de la nuit" okuyucularınızla buluştu. Bu kitabınızı anlatır mısınız? Önceki kitaplarınızdan ayıran özellikleri nelerdir?

 

Yazmak/yaşamak, kendine ve başkasına karşı adil olmaya çalıştığın bir oluş etiğidir de. Beni olana eklemleyen, olanda var eden, sözün öncesinden son soluğuma kadar götüreceğim bir cümlem var. Yediğim-içtiğim, gördüğüm-dinlediğim-okuduğum her şeyden beslenen bir hece, bir kelime, bir soluk. Her yeni dil, her yeni kitap o cümlenin, o soluğun bir ânı.

 

Bir de yazdıklarımı hemen yayınlatmam, mayalansın diye bekletirim. Bu kitap için de böyle oldu. Suriye'nin ateş gölüne döndüğü, Kobani'nin düştü düşeceği, Akdeniz'in biraz daha gömütleştiği, içinde debelenmeye devam ettiğimiz gecemizin koyu bir zamanında yazdım. Başlıktaki ‘bête', hem hayvancık hem canavar anlamına gelir. Ve bu gecenin içindeki bir hayvancık/canavar olarak diğer hayvancıklara/canavarlara ne söyleyebilirim, onu yazmaya çalıştım.

 

Yani doğduğu coğrafyadan uzak Kürt bir şair ve edebiyatçı olarak yaşanan tüm savaş ve çatışmaları tabiri caizse sinenizde hissettiniz/hissediyorsunuz…

 

Şiir biraz da her gönüldeki,her bedendeki ateşi kendi canında hissetmektir. Bu ufak dünyamızın ve de coğrafyamızın acısı hepimizi her yerde bulur ve hepimiz kendimizce bu acıyı yaşar ve söyleriz.

 

"Fransızca ile Kürtçe arasındaki bağ çok daha doğal, çok daha eskiye dayanıyor"

 

Kürtçe'den Türkçe'ye, Türkçe'den Fransızca'ya geçiş sürecinizle birlikte, anadiliniz Kürtçe ile kanıksadığınız Fransızca arasında nasıl bir bağ var?

 

En ideali belki de doğduğunuz topraklarda büyümek, yaşamak, ölmek. Öyle olmuyorsa, gittiğiniz yerde dağılmamak, yaban kalmamak için o yerle bir bağ kurmak, orada yeniden yeşermek, yeşerttiğinizi her gün gözetmek zorundasınız. O da hayat gibidir, aşk gibidir. Bir de bakarsın bezemediğin hayat, yenilemediğin bağ, güzelleştirmediğin aşk solmuş, ölmüş gitmiş.

 

Fransızca ile Kürtçe arasındaki bağ çok daha doğal, çok daha eskiye dayanıyor. Fransa'ya ilk gelişimde, bir yıl kaldıktan sonra yazın Türkiye'ye döndüm. Komşular, akrabalar ve cümle köyler ziyarete geldi. Ziyarete gelenlerin arasında hoş sohbeti ile tanınan Husê Ali Silê de vardı. Xalê Hus: "Oğul, sen yeni bir ülkeye gittin, yeni bir dil öğreniyorsun. Hele bize biraz bu dilden, bu ülkeden söz et!" dedi. Ben de "Aslında pek yeni bir şey yok, dayı" dedim. Mesela dükkana gitsen "dö kilo ri" desen, bakkal anlar sana iki kilo pirinç verir. Kürtçede de "dö kilo riz" deriz. Doktora gidip "jönu" dersen doktor anlar dizinin ağrıdığını. Onlar da dize "jönu" der, "didan" dersen onlar da dişe "dan" der… O zaman bizim hoş sohbet Xalê Hus: "Oğul, ben demedim mi, nereye giderseniz gidin, dillerin anası Kürtçedir diye" şakasını yaptı ve herkesi güldürdü. "Ama bunu kendi dilleri hakkında gülmeden söyleyenler de var, dayı" dedim ve bir daha güldük.

 

Hint-Avrupa dil grubu diyoruz, geçenlerde bir filolog arkadaşım, bu grubun ilk dilinin Hint kaynaklı olmadığını, yeni araştırmaların Mezopotamya'dan çıkan bir kaynak dilin doğuya ve batıya nasıl yayıldığına odaklandığını söyledi. Xale Hus'ün de gördüğü bu yakınlık, iki dil arasında bende olağan bir bağ yarattı diyebilirim.

 

"Kürtçe kaybolmakta olan bir dil değil, birimizin yapamadığını bir diğeri yapar"

 

Fransız dilini değiştiren şairler arasına girdiniz, ödüller aldınız. Bu yolda da çalışmalarınız sürüyor. Ana dili Kürtçe olan bir şair olarak, bunu dilinize bir ihanet olarak hissettiğiniz oldu mu?

 

Fransa'da da bu soruyu arada bir sorarlar. "Beni Kürt dağlarının Fransızcaya bir hediyesi veya o dağlardan dilinize düşmüş bir taş olarak kabul edin" derim, gülerek.

 

Her birimiz belli bir sürecin, belli bir süreçler yumağının ürünüyüz. Köyümüzde okul 1969'da değil de 75'te açılsaydı, ağabeyim de kalkıp 1974'da Fransa'ya gelmeseydi, Harun dağında kalma ihtimalim büyük olurdu. Fakat bunlar birbirini izledi ve yola koyulabildim. Yolda bulduklarımla kendimi donatmaya, bezemeye çalıştım. İnsanın kendisine ve köklerine yapabileceği en büyük ihanet, kendisini yetiştirmemesi, gününü, hayatını boşa geçirmesidir.

 

Bir de Kürtçe kaybolmakta olan bir dil değil, kırk mı, şu kadar milyon Kürt var, birimizin yapamadığını bir diğeri yapar ve birimizin yaptığı, hangi dilde ve coğrafyada olursa olsun, diğerlerini bir şekilde besler.

 

Peki Türkçe sizin için ne ifade ediyor? Türkçe'den Fransızca'ya geçişte şiir yazmak zor olmadı mı?

 

Benim dillerle, acıkınca yer, gerekince konuşursun türünden araçsal bir ilişkim var. Tabii baktığın göz, dokunduğun ten, söylediğin söz seni oldurur, değiştirir, seni yeniden kurar. Ama belli bir yere kadar. Bizde dili önceleyen, gözü, teni, sözü önceleyen ve sonuçta bunları aşan bir şeylerimiz de olmalı. Derinine çekilip oluşu yorumladığımız, yeniden kurguladığımız bir karanlık odamız.

 

Türkçe o karanlık odama yansıyan renklerden, beni dışarıya açan önemli pencerelerden. Dostoyevski'yi, Kafka'yı, Cervantes'i, İkinci yeni şiirini ilk Türkçe okudum, Ankara Basın-Yayın'da Ünsal Oskay'ı Türkçe dinledim. Bin Bir Gece Masallarını, Mevlana'yı ilk Türkçede okudum. Ama Kürt-Türk tarihsel süreci bağlamında, bu zoraki bir pencereydi. Fransızca, beni bu zorakilikten çıkaran dil oldu.

 

Geçişe gelince, karanlık odada, insanın o geniş soluğunda yabancı renk, yabancı ses, yabancı dil yoktur. Karanlık odamıza, örümcek ağımıza her ne düşerse düşsün, onu alır kendimize besin yaparız. Zaten bu herkesin günlük simyasıdır. Bize ve birbirine benzemez renkler, sesler, sözlerle günbegün kendimizi yoğurur, yeniden kurarız. Şiir, sanat, bu işin bir adım daha öteye taşınmasıdır.

 

 

Gözünüz dünyada olsa da, eserlerinizin asıl kaynağı Harun Köyü'dür diyebilir miyiz?

 

Herkes ilk kaynağına çıkarak, ilk haline inerek yazar. Gördüğü, tattığı, kokladığı ilklerden yeni renklere, tatlara, kokulara doğru yola koyulur. Tanıdık dünyasını yeniye, bilmediklerine kendisini götürecek bir köprü olarak kullanır. Zaten Harun küçük bir dünya, dünya büyük bir Harun değil midir? Parça ve bütün meselesi bu, biri diğerini kucaklar, biri diğerini çağırır. Köyün etrafı dağlık olduğu için, ilk zamanlarımda dünyayı köyümle sınırlı sanır ve tepelerin üstüne çıkarsam başımın bulutlara değeceği korkusuna kapılırdım. Biraz büyüyüp tepelerin üstüne çıkınca, dağın öte yakasının boşluğa değil, diğer dağlara, köylere, geniş dünyaya açıldığını gördüm. O günden bu güne daha öteye gitmeye çalışıyorum.

 

Bu ilklere, köklere, geldiğin yere bağlılığı bir nostalji, bir geriye, ‘rahme dönüş' isteği olarak yaşamamak gerekir. Böyle yaşandığında, insanı kurutur, küçültür. Sema için, "Sol ayağıma dayanıp sağ ayağımla alemleri dolaşırım" der ya Mevlana, benim için de Harun, geldiğim yer, sol ayağımı bastığım yerdir, ve alemleri dolaşmaya çalışıyorum. Bize alemleri dolaştırmayan köklerden, ilklerden de pek hayır gelmez zaten.

 

"Türkiye'de yaşayan Kürtlerin yüzde doksan beşi Türkçe konuşuyor. Türklerin yüzde yirmisi-otuzu Kürtçe öğrense, konuşabilse, Türkiye'nin çehresi değişir"

 

Şair ve yazarlar başta olmak üzere birçok Kürt, çocukluğunda öğretmenlerinin Kürtçe konuşma yasaklarıyla karşılaştığını dile getiriyor. Siz de karşılaştınız mı?

 

Dillerle olan özel ilişkimden midir, yoksa okula çok erken, beş yaşında, başladığımdan mıdır, bilmem ama Fransızcada kendimi yabancı hissetmediğim gibi, Türkçede de yabancılığım olmadı. Tabii benim bu kişisel halim, Kürdün dil ve toplum olarak yaşadığı travmayı hafifletmez ve Kürtleri çevreleyenlerin istila takıntısını ortadan kaldırmaz, ona özür teşkil etmez.

 

İstila mantığı birbirimizi tanımamızı engeller, korku üretir. Halbuki birbirimizi tanıyabilmeli, birbirimizden bir şeyler öğrenebilmeliyiz. Türkiye'de yaşayan Kürtlerin diyelim yüzde doksan beşi Türkçe konuşuyor. Türklerin yüzde yirmisi, yüzde otuzu Kürtçe öğrense, konuşabilse, Türkiye'nin çehresi değişir. Kürdün bilmem ne kadarı Türkçede Dede Korkut'u, Kerem ile Aslı'yı okur, zevk alır, gönenir. Türk neden Mem û Zin'i Kürtçesinden okuyup zevk almasın, gönenmesin? Kürdistan kentlerinde yüzlerce Atatürk heykeli, onlarca üniversite var, neden Ankara'da, İstanbul'da Ehmede Xani büstü, bir Kürt akademisi bulunmasın? Bunlar zor değil, olağan şeyler. Ve karşındakini var ettikçe, korkudan çıkar, sen de daha bir var olursun. Bunun olabilmesi için istila hevesinden, ben senden üstünüm ilkelliğinden çıkmamız gerekir.

 

Zaten de at çatladı çatlayacak, dağ kurudu kuruyacak. On altı devlet kurduk denilir, demek ki on beş at çatlatıldı, dağıldı. Bin yıldır, üç bin yıldır aynı atla gidenler, dünyanın merkezine imparatorluk kurulanlar var. Ders alalım, daha geç olmadan, at çatlamadan, dağ kurumadan inelim, beraber çay kahve içelim. Daha çok ağacı kuşu canı telef etmeden, insanca anlaşalım. Tahakkümcü mantık yüz yıldır ‘Bir gece ansızın gelebilirim' sevdasında. Gelebilseydi, bu güne kadar gelmiş olurdu. Ama hepimizin kaybolabileceği gün o kadar da uzak değil.

 

"Kürt-Türk sorunu Ortadoğu sorununun bir parçası"

 

Sizinle 2016 yılı başında Kürt sorunu hakkında konuştuğumuzda -ki o dönemde hendek çatışmaları yaşanıyordu-savaşın kazananının olmayacağını ve Kürt halkının zarar göreceğini söylemiştiniz… Peki mevcut durumda Kürtlerin ve Türklerin içinde bulunduğu durumu nasıl okuyorsunuz?

 

Kürt-Türk sorunu Ortadoğu sorununun bir parçası. Ortadoğu da, etrafın aklından medet uman, tahammülünü yitirmiş, ne yapacağını bilmez kör ve deli bir coğrafya. Uzun zamandır bu böyle. Haçlı seferleri ve Türk-Moğol istilalarıyla bu topraklar kurudu. Binbir Gece Masallarını doğuran akıl yıkıldı, Arapça Bağdat'tan kovuldu ve yeniden çöle döndü,Türkçe atından inip Farabi'yi, Mevlana'yı, İbn-i Arabi'yi okuyup anlayamadı, daha ileriye götüremedi, asırlarca voyvodaya, şaha, şeyhe sefer etti, kılıç sallayıp bu coğrafyayı tüketti. Farsça kabuğuna çekildi, Kürtçe dağında soldu ve bu akıl buralarda bir daha doğrulamadı. İlim, sanat, birey, sivil toplum, demokrasi gelişemedi. Hâlâ arka odalarda birbirimizi doğruyor, meydanlarda birbirimizi yakıyor, hapishanelerde, köy meydanlarında dışkı yediriyor, dünyaya da insanlık pazarlamaya çalışıyoruz.

 

Şimdi yeni baştan şehirler yıkılır, cesetler sürüklenir, bombalar patlatılır, ama Kürt dağından, Türk atından inmedikçe, yıkıntıya ancak yıkıntı ekleriz. Kürt sorunundaki kısır döngüden çıkmak için, işi dağın ve kışlanın tekelinden çıkarıp hukuk ve demokrasi alanına taşımak gerekir. Doğu düşüncesinde "düşmanına çocuğun gibi davran" denilir. Bugün Doğusuyla-Batısıyla kimse böyle davranmıyor olabilir ama birbirimizi boğazlayarak bitiremeyiz, bitirsek huzura eremeyiz. En iyisi, bu unutulmuş olgunluğa düşüncede ve davranışta yeniden ermek ve hep birlikte adilce yaşamanın koşullarını oluşturmaktır. Çünkü sorun, dağı, PKK'yi bitirmek değil, Türkiye'deki nüfusun, Said-i Nursi'nin deyişiyle üçte birini oluşturan şu kadar milyon Kürdü demokratik bir ortamda var etme sorunu, var etme iddiasıdır. Böyle bir derdi, böyle bir iddiası olmayanın da ne Türk'e ne de Kürd'e faydası olur.

 

Son olarak, Türkiye'nin insan hakları, kültür ve sanat karnesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye ‘ordu-millet' olmakla övünür. Fazla değişti mi bilmiyorum ama askere gidip de dayak ve envaiçeşit küfür yememiş erkek pek bulunmaz. Bu davranışı sineye çekmiş toplumdan, bireyler bütününden ordu-milletten çok hadım millet çıkar. Onun bunun askeri, neferi olandan iğdiş edilmiş akıllar çıkar. Sanat çıkmaz, kültür çıkmaz, insan zor çıkar. Bütün Ortadoğu ve hatta geniş çevresi daha iyi değil, bazen beter durumda. ‘İlim kemaldir' der İbn-i Haldun. Kemal de akılla başlar. Türkçe atından insin, ‘hazır ol'dan çıksın, ondan sonra düşünceye, başka şeylere kapı açılır. Yoksa sanat, kültür ve insanlık hep ücrada kalır.

 

Independent Türkçe

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı